Köylü, milletin efendisidir. Mustafa Kemal ATATÜRK
(Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri. AKDTYK Atatürk Araştırma Merkezi 2006. s. 540.)
Giriş
Atatürk'ün sözü normalde bilindiği gibi "Köylü milletin efendisidir." şeklinde. Ama biz bunu değiştirip "İşçi milletin efendisidir." yaptık. Elbette bunun arkasında birden çok sebep var ama bunları sıralamadan önce Atatürk'ün neden köylüyü milletin efendisi olarak gördüğünü anlamamız gerekir. Çünkü Atatürk'e bu cümleyi söyleten bazı hisleri ve düşünceleri var, bu söz; anlamlı olur diye söylenmiş bir söz değildir. Bu düşünceleri ve hisleri kavrarsak neden "İşçi milletin efendisidir" dediğimiz daha net anlaşılabilir.
Atatürk'ün bir anısı...
Atatürk 1913-1915 yılları arasında Sofya'da ataşemiliterdi. O zaman 30'lu yaşlarındaydı ve kendi anlatımına göre bir gün bir mekanda otururken mekanın içerisine bir köylünün geldiğini ancak köylüye bir garsonun gelip ne arzuladığını sormadığını görüyor. Köylü durumdan rahatsız olup masaya vuruyor ve garson gelip köylüye "burası sizin için değildir" manasında bir söz ediyor. Köylü garsonu umursamıyor ve sonrasında mekanın patronu gelip köylüye "çıkın buradan!" diyerek azarlıyor. Köylü bu lafa karşı sinirleniyor ve bağırarak patronu azarlıyor, "Kimi nereden kovuyorsun sen? Bulgaristan benim sapanımla ve tüfeğimle yaşıyor be… Utanmaz adam!"
Daha sonra bu Bulgar çiftçisine yemesi için bir şeyler getiriyorlar, köylü boyun eğmiyor. Atatürk olaya şahit oluyor ve köylünün bu tutumunun üzerine düşünüyor. Yani "köylü milletin efendisidir" sözü Atatürk'ün durup dururken söylediği bir laf değildir, düşünsel bir arkaplanı, bir yaşanmışlığı vardır. Atatürk bu anısını anlattıktan sonra şunu da ekliyor;
İşte arkadaşlar, bu benim içimdeki bir özlemdir. Türk köylüsünü de mutlaka bu hale getireceğiz. Hikmet Bil, Atatürk’ün Sofrasında, Uncu yayınları, İstanbul 1981. s. 51
Bulgar köylüsünün uğradığı haksızlık karşısında itiraz etmesi, boyun eğmemesi Atatürk'ü etkilemiştir. Nitekim köylünün de dediği gibi, köylü yeri gelince hem askerliğiyle hem çiftçiliğiyle halkını yaşatıyordu. Atatürk köylünün farkındalığından ve hakkını savunmasından epey etkilenmiştir.
Çiftçilik ve tarım bugün hala büyük öneme sahiptir ancak hayatın her yerinde olan artık köylüler ve çiftçiler değil daha ziyade işçilerdir. Bu kısım yanlış anlaşılmaya müsait olduğu için biraz üzerinde duralım. Elbette çiftçilik ve tarım hem ekonomi için hem de toplum için önemini koruyor. Ancak bu sözün söylendiği döneme göre, yani yüz yıl öncesine göre, artık çiftçi yerine işçiler daha ön planda. İşçi denildiği zaman insanın aklına yalnızca inşaat işçileri ya da maden işçileri gelmemelidir. İşçi kelimesinin TDK'ya göre de anlamı bellidir:
Başkasının yararına bedenini, kafa gücünü veya el becerisini kullanarak ücretle çalışan kimse sozluk.gov.tr
Yürüdüğümüz kaldırımdan bindiğimiz otobüse, alışveriş yaptığımız marketten, oturduğumuz dairelere, gerek hizmet sektöründen gerek inşaat sektöründen gerek ulaşım/sağlık sektöründen işçilerin emekleri vardır. Atatürk'ün hatırasında bahsettiği Bulgar köylünün Bulgaristan'ın bel kemiği olması gibi bugün işçiler, Türkiye'nin bel kemiğidir.
Dolayısıyla köylü ne kadar milletin efendisiyse işçi de en az o kadar efendisidir. Atatürk'ün Bulgar köylüsünden etkilenip "Türk köylüsünü de mutlaka bu hale getireceğiz." demişti. Atatürk'ün burada kast ettiği hakkını savunan, boyun eğmeyen bir köylüydü. "İşçi milletin efendisidir" anlayışında hemfikirsek devam edelim. Bugün Türkiye'de işçiler hiçbir şekilde değer görmemektedir. Elbette lafa gelince tüm siyasiler işçilere büyük değer veriyorlar, bunu kast etmiyoruz bunları geçelim. Bunlar lafta kalan beyhude cümlelerdir. İşçiye bir memur kadar saygı gösterilmiyorsa, ki gösterilmiyor, işçi milletin efendisi olamamıştır. Ya da bir işçi haksızlığa uğradığı zaman siyaset üstü olarak o işçinin arkasında partileri ve sendikaları göremiyorsak, işçi milletin efendisi olamamıştır.
İşçilerin gelir olarak daha düşük bir sınıfta olması saygınlığını doğal olarak zedelemektedir. Ne yazık ki ülkemizde birçok insan, gücü ve maddiyatı esas almaktadır, bunlara itibar göstermektedir. Hem bu sebepten dolayı hem de işçileri savunması gereken sendikaların itaatkar kuklalar haline gelmeleri işçinin saygınlığını ister istemez düşürmüştür. Mesela düşünelim, geçtiğimiz dönemde bazı zincir marketlerde çalışan işçilerin ne kadar zor koşullarda çalıştıkları gündem oldu. Kasiyerler hem kasaya bakıyorlar, hem ürünleri diziyorlar, hem gelen sevkiyatı yerleştiriyorlar.
Bir Market İşçisi
Başka Bir Market İşçisi
Gerçekten muhalefetin olduğu bir ülkede sendikalar sadece bu iki video için çok büyük baskı yapardı, yapmalıydı. Ama market işçilerinin gündem olması sadece bir hafta sürdü ve şu an hala aynı şartlarda çalışıyorlar. Elbette marketteki işçiler sadece bir örnekten ibaret, yüzlerce farklı alanda çalışan işçilerin hepsi için dediklerimiz geçerli. Kolay anlaşılabilmesi için her zaman belli örnekler üzerinden gidiyoruz.
Market işçilerinin neden kasada ayakta beklemek zorunda olduğunun sorusunu ise bazı şirketler, "Eğer otururlarsa tembelleşirler." şeklinde yanıtlıyor. Belki tembellik edebilirlermiş diye, yani bir ihtimal için yüzlerce markette binlerce çalışan videolarda görüldüğü üzere ayakta bekletiliyor. Yine aynı kasiyerler markete gelen ürünleri yerleştiriyorlar, etiketlerini çıkartıp yapıştırıyorlar, ayın belli günlerinde markette sayım yapıyorlar ve birçok diğer işi tek başına yapıyorlar. Birden çok kişinin yapması gereken işi bir kişi yapıyorlar ancak yine bir kişilik bir maaş alıyorlar. Devlet dairelerinde ise bir kişilik işin belki de beş kişi tarafından yapıldığını görüyoruz, bu da ayrı bir nokta. Bu işçilerin maaşlarının da zaten emeklerinin karşılığı olmadığını biliyoruz. İnsanlarımız bu şartlarda çalışıyorken, ki dediğimiz gibi başka sektörlerden binlerce örnek verilebilir ama konuyu dağıtmamak adına belli bazı örneklerden ilerliyoruz, sendikalar etkin değilse, caydırıcı değilse sendikalar hakkındaki söylemimiz haksız olmaz. Sendikalar günümüzde itaatkar kuklalar konumundadır.
"Sol" Partilerin Tutumu
Madem sendikalar bu durumda, o halde Türkiye'de sol partilerin bu konuda vicdan tatmini ötesinde büyük çaba sarf etmesini bekliyor insan. Ama maalesef sol partiler etnik bölücü partilerin savunuculuğunu yapmaktan bu olaylarla ilgilenecek zaman bulamıyorlar.
Emek ve işçi gibi kavramlar zaten sol partilerin değerleri değildir. İnsanlığın nesnel değerleridir, eğer sağ olarak tanımlanan partiler bu değerler üzerinde durmuyorsa bu onların hatasıdır. Niçin bugün sağ partilerin gerçekten işçi hakları ve benzeri konularda kapsamlı bir çalışması yok? Tekrar edelim, beyhude cümlelerle ya da 1 Mayıs'ta paylaşım yapmayı demiyoruz. Bu konu üzerinde gerçekçi politiklar üretmek ve bu değerlere, yani emek ve işçi gibi değerlere değer vermeyenlere baskı yapmak gibi bir tutumdan bahsediyoruz. Bugün hiçbir sağ partide bu tutum söz konusu değil. Sol partiler ise bu tutuma sahip gibi görünseler de bu görünüm aldatıcıdır. Çok açık ve net konuşalım, eğer işçi ve emeğe saygı göstermeyenlere, sosyal medya, sendikalardan ve sol partilerden daha çok zarar veriyorsa gereği yapılmıyordur. Kendilerine sorsak elbette sabaha kadar "biz şunu yaptık, biz şunu dedik" diye sıralayacaklardır. Günün sonunda işçi aynı koşulda yaşıyorsa lafügüzaftır.
Yaklaşımımız
İşçi ve emekçi kavramları, ağızları etnik bölücülükle kirlenmiş oluşumların ağzından alınmalı. Nitekim Atatürk ilkelerini temsil eden 6 oktan bir tanesi halkçılık politikasını temsil eder. Bu konular dolayısıyla da halkçılık kapsamında değerlendirilmelidir. Buna ek olarak işçiye ve emekçiye değer vermeyenler ise her türlü yaptırıma maruz bırakılmalı. Bu yaptırım yalnızca boykot ibaret olmamalıdır; halka ifşa etme, yasal çerçevede caydırıcı ve yıldırıcı baskılar da yapılmalıdır. Zaman geçtikçe bu tarz işler yapıp yine sizlere sunacağız.